Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Neden yalnızız? Neden yalnız olduğumuzu ve belki de hep öyle olacağımızı bildiğimiz hâlde kendimizi kandırırız? Neden yanımızda üç beş kişi olduğunda kendimizi yalnız değiliz diye kandırırız? Hayat saçma sapan.

Bizden başka kimse bizi bilmez, bizi yeteri kadar düşünemez, bizim için bir şey yapamaz. Ama herkes aksini iddia eder her daima. Her gün yaparlar bunu, her saat, her dakika… Sizi sizden çok tanıdıklarını iddia ederler. Belki bizler kendimizi tanıyamıyoruz tam olarak, ama şunu düşünün; biz bile tanıyamıyorsak kendimizi, başkaları nasıl tanısın? Başkası sizin iyiliğiniz için neden sınırları zorlasın? Daha da önemlisi siz neden bunu başkasından bekleyesiniz ya da onlar neden sizden bunu beklesin?

Bence hayat yalnızlık üzerine kurulu ve aslında bunu fark ettiğiniz an başlıyor her şey. Çocukken dünya etrafınızda dönüyor yeteri kadar şanslıysanız, daha sonra büyümeye başladıkça değerinizi yitiriyorsunuz yavaş yavaş –ya da en azından öyle değilse de size öyle geliyor. Hep yanınızda biri oluyor; anneniz, babanız, kardeşleriniz, dostlarınız, sevgilileriniz… ve siz hiç yalnız olduğunuzu düşünmüyorsunuz. Sanıyorsunuz ki sizin istediğiniz şeyi anneniz hemen yapar, o istesin ya da istemesin; ya da sevgiliniz sadece siz istediniz diye kendini değiştirir; ya da bir dostunuz ne olursa olsun üzüldüğünüz an kapınıza koşar gelir. İşte bunun böyle olmadığını fark ettiğiniz andır olgunlaştığınız an.

Çünkü bu dünyada –kimilerinin iddia ettiğinin aksine- yalnızca biz varız aslında. “Ben”. Önemli olan tek şey. Herkes der “Aman çok bencilsin, şöylesin, böylesin…” Zırva! Onlar değil mi sanki? Ya da bencil olmayacağım da ne olacağım? Beni ben yerine sen mi düşüneceksin? Hayır. Onlar fark etmez böyle demenin bile aslında bencillik olduğunu. Çünkü kendi menfaatlerine uygun olarak konuşur olurlar; ya yaptığınız şeyden rahatsız olmuşlardır ya da o şey işlerine gelmiyordur. Sadece onlar değil ben, biz; kısacası hepimiz böyle yaparız. Bir öğrenci olduğum için oradan örnek vereyim. Mesela bir gün okula gittiniz, sınav var. Çalıştınız ya da çalışmadınız, bu konuyu kendinize dert ettiniz ya da etmediniz fark etmez; o sınavın geçip gitmesini istiyorsunuz. Birkaç arkadaşınız var, onlar da istemiyorlar bunu. Siz sınav olsun istersiniz onlar olmasın isterler. İki taraf da kamu yararına çalıştığını (!), karşı tarafın bencilce hareket ettiğini iddia eder. Oysaki tabii olarak ikisi de bencildir. İptal ettirmek isteyenler ya o an canları istemediği için, ya sınavdan önceki günlerde tembellik yaptıkları için, not  korkusundan, şu ya da bu sebepten; ama her daim kendileriyle alakalı bir şeylerden dolayı ister bunu. Karşı taraftakiler de onun menfaatine ters düşen bir düşünceyi savunduğu için hemen “bencil” olarak etiketlenir. Ama bu etiketi yapıştıranlar asla bencil değildir(!).

Neyse konu iyice dağıldı, beni rahatsız eden şeylerden bahsetmeye başladım. “Ben”i.

Neden yalnızlığınızı kabul ettiğiniz an olgunlaşırsınız? Biraz da bundan bahsetmek istiyorum. Çünkü o an anlarsınız ki sizin adınıza yapılması gereken, yapılmasını istediğiniz, hayatınızda olmasını ya da olmamasını istediğiniz her şey için mücadele etmesi gereken tek kişi sizsiniz. Bunu sizden başkası ne yapabilir ne de yapar. Bunu bildiğiniz an bir “yetişkin” gibi davranmaya başlarsınız; ya da en azından öyle yapmanız gerekir. Yoksa istediğiniz hiçbir şeyi elde edemeyeceğinizi bilirsiniz. Peki gerçekten de hiçbir uğraş vermeden bir şey elde edemez miyiz? Bence edebiliriz. Hadi bu da başka bir günün konusu olsun burada kapansın.

Yalnızlık. Korkulan şey. Oysaki bir nimettir de aslında. Çünkü size kendi kendinize yetmeyi öğretir. Ne de olsa bir gün fiziksel olarak da yalnız kalacağız değil mi? O zaman tek başımıza oturduğumuzda düşünerek nasıl vakit geçireceğimizi ya da bir kitabı okurken nasıl zevk alacağımızı, tanıdık bir melodiyi mırıldanırken hayatı nasıl geçireceğimizi çoktan bileceğiz. Çünkü yıllarca yanımızdaki onlarca insanla birlikte aslında aynı şeyleri yapmış olacağız. Hepsini gözlerimiz görmüş olacak; belki düşüncelerini duymuş, onları benimsemiş, belki de onları çok sevmiş olacağız ama yine de hiçbiri sonsuza kadar bizimle kalmayacak. Bize kalacak olan yegâne şey biziz. O yüzden ben diyorum ki bencil olun. Evet, bencil olun ve bunu söylemekten çekinmeyin. Çünkü bugün sizi bencil olmakla yargılayıp ayıplayan insanlar yarın çekip gidecekler. Gitmeliler de. Çünkü herkes kendi hayatını yaşıyor, yaşamalı da. Yollarımız bazen kesişse de çok farklı istikametlerde ilerliyoruz. Ne kadar benzesek de asla aynı olamayız ve asla birbirimizi yeteri kadar anlayamayız. Asla dünyaya aynı gözlerle bakamayız. İşte bu yüzden başka insanları düşünmekten çok kendimizi düşünmeye ihtiyacımız var. İşte bu yüzden hayatımızı başkaları için yaşamayı bırakmalıyız. Kendimiz olmalıyız.

İsyan

Bugün bazı eski yazılarımı okudum da, kendime şaşırdım kaldım. Edebiyat üzerine yazdığım bir denemede ilhamın gereksiz bir şey olduğunu iddia etmişim. Herhâlde o sıralar ilhamım boldu da ondan öyle demişim. Tövbeler olsun, demez olaydım!

Tam bir saattir boş ekrana bakıyorum, güya bir öykü yazacağım. Yazacağım da yazmasına, aklıma ilgimi cezbeden hiçbir konu gelmiyor. Savaşçıların dünyayı kurtarması çok bayağı, modern insanın dertleri çok sıkıcı… Hiçbir şey yazmaya değer değil gibi, olanlar da aklımda belirmeye pek yanaşmıyorlar nedense.

Boş sayfayı aynen kapattım; şimdi de yenisini açıp bunları yazıyorum. Dikkatimi çeken bir şey var ki o da ne zaman bir öykü yazmaya kalkışsam sonunda buna benzer bir şey yazıp kalkıyorum sandalyeden. Neden böyle acaba? Aslında doğrusunu söylemek gerekirse öykü anlatımımı beğeniyorum; özellikle de Ay Işığı, her yönüyle beni mest ediyor, ama işte bir türlü devamı gelmiyor. Ciddi anlamda takılıp kaldım ve sorunumun nerede olduğunu da anlayamıyorum.

Oysaki yazabiliyor olmam gerekirdi, güya. Sonuçta ben yetenekli çocuğum, peh! Ne işime yarıyorsa şu an? Dile olan hâkimiyetim arttıkça onunla oynama özelliğimi kaybediyorum; sözcükler yan yana geldiğinde artık sanat kokmuyorlar. Yazabildiğim zamanlarda da tam tersiydi; otururdum ve her şey kendiliğinden gelirdi. Üstelik oldukça da iyi gidiyordum hani…

Duygularım mı terk etti beni? Yeteri kadar sanatçı ruhlu değil miyim artık yoksa? Bunlar korkunç düşünceler benim için. Belki de abartıyorum, ihtiyacım olan tek şey biraz zaman ve biraz da pratik. Ama o şey ne olursa olsun, bir yerden başlamam gerekir ve şu an bundan yoksunum. Neden böyle oluyor bilmiyorum. Bir yerlerden başlamalı.

Karmaşıklık

Çocukluk kâbuslarım yine buldular beni -peşimdeler. Neden kaçamıyorum ki? İnsan olmak ne güzel. Unutabilmek… Acaba buna ihtiyacım olduğu için mi unutuyorum her şeyi? Aklımda kaçıp gitmek var. Aklımda her zaman farklı bir düşünce olur zaten; ama bunları gerçekleştirmek için gereken cesaret kalbimde asla olmaz. Neden böyleyim? Neden her şeyi istiyorum ama hiçbir şeyi yapmıyorum? Aklım karışık. Yapabileceklerimle yaptıklarımı karşılaştırıyorum. Neyim ben? Ne olmak istiyorum? Duygularım… Onları neden eksiksiz yaşayamıyorum? Neden her şey eksik?

Bilmiyorum… Lanet olsun ki bilmiyorum.

Kar

Bugün beyaz bir şehre uyandım. Samsun’un bana hediyesi. Sanki birileri uykularımdan çalmış ve o sırada görebilecek olduğum rüyaları gerçekleştirmeye karar vermiş. Mutluyum.

Mutlu olmak böyle işte; beyaz bir şey. Birkaç saat sonra sevdiğim kızla buluşacağım; birbirimize aşk sözleri söyleyeceğiz. Beyazların arasında kırmızı bir leke; tıpkı bu günün diğer siyah günlerin arasında beyaz bir kar taneciği olduğu gibi.

Hayat da böyle değil mi? Narin bir kar tanesi gibi süzülerek başlıyoruz yaşamaya. Süzülmek de ne süzülmek ama! Zarif, tutarlı, şirince… Yavaş yavaş büyüyoruz; içimizdekileri büyütüyoruz. Sonra onları karlı bir kış sabahı anlatıyoruz bir kâğıda. Mutluyum diyoruz; çünkü öyle olmak istiyoruz. Onca rengin arasında; beyaz, küçük, şirin bir nokta olmak…

Çünkü her insan mutlu olmak ister. Her insan yağan karı gördüğünde bir zamanlar gökte süzülen mini minicik, inciden bir kar tanesi olduğunu hatırlayıp kendini avutmak ister. İşte bu yüzden severiz biz karı; içimize değil de, aslında içimizden yağdığı için. Onu kendimize benzettiğimiz için. Onun gibi olabilmek istediğimiz için…

Bizler; mavilerin, yeşillerin, kahverengilerin ve envai çeşit rengin arasında küçücük birer beyaz lekeyiz sadece… Küçük, inciden, çekingen birer lekeyiz.

Kigeki v2

Geçende şu Kigeki’yi yeniden bir izleyeyim dedim. Açtım kendi çevirimi, oturdum, başladım izlemeye. Bir de ne göreyim: Çeviri ve imlâ hataları almış başını gidiyor! Üzüldüm; ama üzülürken sevindim de bir yandan. Çünkü bu durum bir yılda İngilizce ve Türkçe kullanım becerilerimin ne kadar geliştiğimin kanıtıydı.

Ben de şu hataları düzelteyim bari dedim ve başladım altyazıyı düzenlemeye. Anlam olarak en fazla iki üç cümleye müdahale etmişimdir fakat imlâ olarak sıklıkla düzeltmeler yaptım. Sonra işim bitince de yükleyeyim de hâlâ izleyecek olan varsa daha da rezil olmayayım dedim. Bu vesileyle de eğer anime çeviri yaparsam burada yayınlayacağımı duyuruyorum -Le Portrait de Petite Cossette unutulmuş değil. Ama yaptığım çalışmalar fansubdan çok çeviri olacak, muhtemelen gruplardan hazır videoları alıp üstüne altyazı ekler veririm.

Kigeki’yi de “niizk” grubunun yayınladığı mkv videodaki altyazıyı sökerek -zamanlamayı ve bazı kodlarını aynen aldım- üstüne kendiminki koymak suretiyle veriyorum.

Cemis Fansub

Kendi çalışmalarım:
+ Tokyo Marble Chocolate  [1. Kısım] [2. Kısım]
+ Kigeki  [1. Kısım] [2. Kısım]

Kansu ile birlikte grup çalışmalarımız:
+ Voices of a Distant Star  [1. Kısım] [2. Kısım]
+ She and Her Cat  [İndir]
+ Tales of Symphonia
– 1. Bölüm  [1. Kısım] [2. Kısım]
– 2. Bölüm  [1. Kısım] [2. Kısım]
– 3. Bölüm  [1. Kısım] [2. Kısım]
– 4. Bölüm  [1. Kısım] [2. Kısım]
– Özel Bölüm  [İndir]
+ A Traveller’s Diary  [Hepsini indir]
+ Atama Yama  [İndir]
+ Dogs: Bullets & Carnage
– 1. Bölüm  [İndir]
– 2. Bölüm  [İndir]

Şu düzensizliğimin içinde, hayatımın tekdüzeliği ve karamsarlığı arasında bile güzel anlar olabiliyor. Öyle anlar ki saatlerce sıkıldıktan sonra, uyumadan hemen önce kalbimi ısıtıp yüzüme bir gülücük konduruyor. Ama öyle anlamlı mutluluklardan değil bu.

Bu mutluluk öyle bir şey ki… Sabahın yedisinde, saatlerdir uyumamış ve o saatte normal bir insanın cüret edebileceğinden çok daha yüksek sesle müzik dinlerken, balkon kapısının camından annemin balkonumda yetiştirdiği minik yeşil domateslerin yansımasını gördükten sonra ortaya çıkıyor.

Her nedense, bu sebepsiz mutluluklarım her daim uykusuz bir sabahı, biraz güzel müziği ve doğadan bir parçayı içeriyor. Bazen merak ediyorum; sabahı geceden bekleyerek karşılamak yerine uykumdan uyanarak karşılamayarak neleri kaybediyorum?