Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Edebiyat’ Category

Bir edebiyat eseri verebilmek için gerekli olan şeyler nelerdir? Tecrübe mi, yetenek mi, sabır mı yoksa en babasından bir ilham mı? Bu sorular oldukça ilginç.

Bilmem hiç yazmaya kalkıştınız mı; şiir olsun, öykü olsun, roman olsun, deneme olsun, makale olsun hiç fark etmez; önemli olan bir şey yazmış olmanızdır. İlk yazdığınız zamanı hatırlayın ve daha sonradan yazdığınız şeylerle karşılaştırın. Göreceksiniz ki bir eser vermede tecrübe önemlidir.

Peki hayatınızın ilk kompozisyon sınavında sıra arkadaşınız mükemmel bir tane yazmışken kendi kağıdınızdakine bakıp onu kıskandığınız oldu mu? Yazarlardan örnek vermeye gerek görmüyorum, çünkü hepimiz öyle ya da böyle okul sıralarında bu yetenek farklılıklarının  farkına varmışızdır. Eh, o zaman yetenek de önemliymiş demek ki.

Sabır konusu ise kişiden kişiye değişecektir. Misal öyle insanlar bilirim ki gıklarını çıkarmadan yazarlar da yazarlar. Bir de kendimi anlatayım; üç beş sayfadan sonra yazacağım şeyden sıkılıyor ve bir kenara atıyorum. Şimdi önem vermemişsin diyeceksiniz ama, hayır öyle değil. Cidden içim bunalıyor, sabredemiyorum. Ya bir oturuşta hepsini yazacaksın ya da yarım kalacak. Ama olmaz ki efendim öyle! Bir edebiyatçı eserini bitirmelidir efendim, yani bize sabır da gerekliymiş.

İlham konusu ise çok ince bir nokta. İlham olmasa yazılmaz mı? Bal gibi de yazılır. Ha, baştan mükemmel konuyu bulduysan tabii çok daha iyidir ama, öylesine yazmaya oturduğunuzda da çok iyi şeyler yazılabiliyorsunuz. Hem böyle olmasaydı, herkes ilham gelmesini bekleseydi… Ohoo… İşimiz işti hani.

E be Cem, saatlerdir anlatıyor da anlatıyorsun, hâlâ bir sonuca varamadın diyenler varsa tebrik ediyorum onları, bugünkü yazının sonuna geldiler. Peki hangisi daha önemlidir? Hiçbiri daha önemli değildir efendim. Bırakınız bu işleri, siz yazınız istediğiniz gibi, yeter ki gönlünüz hoş olsun. Değil mi ama?

Reklamlar

Read Full Post »

“Onun üzerine,
Ay ışığı vururdu…
Yıkanırken ırmağın kenarında
Bir gece yarısı…
Ve dilinde,
O tanrıları kıskandıran sesiyle
Güzel bir aşk şarkısı
Tilmeris idi o,
Ormanların kızı
Ay ışığı üzerine,
Gün ışığı yüzüne,
O’nun ışığı ise kalbine vururdu
Dilinde bir aşk şarkısı ile
Ormanların kızı”

Hangi diyarın hangi köşesi dolunayın gümüş ışıklarıyla yıkanan bu korudan daha güzel olabilirdi? Hangi ağaç daha yeşil yapraklara sahip olur, hangisi daha kırmızı çiçekler açardı? Peki, hangi kişiler bu çiçekleri her daim koklayanlar kadar güzel olabilirdi?

Ve başka hangi ırk, bir ağacın şehvetine boyun eğerdi?
.
.
.

Yıldızlar… Ne kadar da parlaklar.
Ve Ay… Ulu bir ağacın tepesine yerleştirilmiş gibi duran, ışıklarıyla ruhumu titreten ay.

Ne kadar da parlaklar…
Tanrım, ne kadar da parlak.
.
.
.

Ayışığı Korusu, baharda çok güzel olur. Burası elflerin huzur ve neşe içinde yaşadığı, bütün evrenin belki de en güzel yeridir. Burası, en güzel aşkların yaşandığı yerdir.

Yine, beraberinde getirdiği iç gıdıklayıcı hisleriyle birlikte ılık bir bahar yeli esiyordu koruda. İki âşık ise huşuyla birbirlerini izliyordu; ikisi de genç birer elfti.

Qsimier, korunun en saygı duyulan ailelerinden birinden gelirdi; hayatının ilk yüzyılını bile tamamlamamış toy bir delikanlıydı. Burada elfler ilk asırlarını geride bırakmadan olgunluğa erişmezlerdi. İşte, Qsimier de koru için ancak bir çocuk olabilirdi.

Tilmeris ise, dünyalar güzeli bir genç kızdı. O kadar güzeldi ki, onu görenlerin ağlayası gelir, mükemmelliğine herkes hayran kalırdı. Her gece ay ışığı ortaya çıkar, nehir kenarında yıkanan bu güzelin bedenini işaret ederdi. O zaman gümüş saçları sanki ayın bir parçasıymış gibi parıldardı ve tanrıları bile kıskandıracak kadar güzel olan sesiyle, neşeli bir aşk şarkısı söylerdi. Şarkısı ise bütün koruda yankılanır, dinleyenlerin kalbini titretirdi. İşte, Tilmeris de böyle biriydi.

Ve bu ikisi birbirlerini seviyorlardı.

* * * * *

“Yaklaşsana,” diye önerdi Tilmeris, uzaktan onu izleyen genç delikanlıya, “geride durmana gerek yok.”

Delikanlı ise uzun, akıcı adımlarla hemencecik kızın yanına geldi. Gözlerini, kızın ılık esen rüzgârla dansa durmuş olan gümüş saçlarından alamıyordu. Ne kadar da güzel, diyordu içinden, tıpkı geceleri ağaçların üzerinden göz kırpan dolunay gibi parlıyor. Uzun zamandır Tilmeris’e hayrandı. Gerçi, o koruda –ve etrafında- Tilmeris’i bilip güzelliğine hayran olmayan pek az canlı vardı.

“Daha önce hiç konuşmadık,” dedi Tilmeris usulca; sesi o kadar melodikti ki, onun sesini duyan bülbüller bile şarkı söylemeyi bırakır, onu dinlerdi.

“Evet, ama bir kere şölende dans etmiştik,” dedi Qsimier hemencecik. Bir süre sessizlik oldu.

“Evet, hatırlıyorum, T’enthe oğlu Qsimier,” dedi Tilmeris, çocuğun kalbini yerinden söküp alarak. Onun tarafından hatırlanmak çocuğu mest etmişti doğrusu. “Eğer sakıncası yoksa evime giden yolda bana eşlik etmeni isterim.”

Ormanın kıvrılan patikalarında geçen bu kısa yolculukları boyunca pek az konuştular. İkisi de, birbirlerine hayran olmakla pek meşguldüler çünkü. İşte onlar, böyle tanışmışlardı. Yürekleri titreten ılık bir yel usulca geziniyordu havada; ve O’nun saçları gümüş parıltılarıyla birlikte dans ediyordu hürce.

İkisi de birbirine âşık olmuştu; bu yüzden sevgili olmaları uzun sürmedi. Ayışığı Korusu’nun daha güzel bir çift görmediğini rivayet ederler. Söylenenlere göre, onların aşkı kuzeyi darmadağın eden sellerden bile büyükmüş.

Sık sık buluşurlardı; ya bir ağacın altında, ya da usulca şırıldayan nehrin kenarında. Bazen rüzgârın sesiyle dans ederler, bazen de çimlere uzanıp saatlerce sohbet ederlerdi. Uzun yıllar boyunca sevgili oldular. Ama bir elfin hayatında üç yılmış, on yılmış, yirmi yılmış… hiç önemli değildir. Çünkü onlar, zamanlarını sonsuzlukmuş gibi tüketir.

İki âşık da, artık gençlik çağlarının sonuna gelmişti. Ne de olsa sevgi olunca, neşe olunca, sonsuz gibi görünen zaman hemen akıverirdi ellerinizden.

* * * * *

Kış, bu korudaki en güzel mevsimdir. Ömürleri yere ulaşmaya yetmeyen karlar yağar gökten; Ay’ın etrafında salına salına aşağı inerler parlayarak. Böyle zamanlarda, insan sanki Ay parçalara ayrılmış da yavaşça yere düşüyormuş gibi hisseder.

Bu beyaz karlar, koca ağaçların tepelerine oturur, ama asla daha ileri gitmezler; ve aşağıdaki hayat da normalde olduğu gibi devam eder. Çünkü ağaçlar, belki de ilahi bir gücün etkisiyle, soğuğu asla geçirmezler.

Tilmeris ve Qsimier, bir kış gecesinin tadını çıkarıyordu. Çoktan konuları tüketmişlerdi, bu yüzden onlara kalan tek şey birbirlerinin nefes alışlarını dinleyip usulca düşen kar tanelerini izlemekti. Ay çok daha güzel görünüyordu, çünkü kar taneleri, aşağı doğru süzülürken onun ışığını dört bir tarafa saçıyordu.

“Tilmeris,” dedi Qsimier, uzun zamandır sormak istediği bir soruyu soracaktı. “Benimle evlenir misin?”

Kız hiç tereddüt etmeden kabul etti. Zaten şen olan hayatlarının içinde, daha büyük bir mutluluk doğmuştu.
.
.
.

Ama o güzel kış gecesi, getirdiği mutlulukların yanında, bir de felaketlere gebeydi. Qsimier, o geceyi asla unutamadı.

* * * * *

“O…” diyordu Qsimier. Gönlü feryat ediyordu, ama sesinin yüksek çıkmasına izin veremezdi.

“O…” diyordu, “benim Tilmeris’imden daha güzel olabilir mi?”

Güzel Tilmeris o geceden sonra hasta düşmüştü. Ne şifacılar, ne rahipler tedavi etmeye çalışsa da, kimse beceremedi. “O’nun kudreti,” dediler, “Ormanın Hanımı’nın isteği.”

“Tanrılar bizi kıskandılar,” diyordu Qsimier, “onun güzelliğini kıskandılar.
“Ve onu benden aldılar.”

İşte, sevgilisi kollarında yatıyordu. Ay ışığı her zaman olduğu gibi gümüş saçlarını aydınlatıyor, yüzünün çekici hatları her zamanki gibi davetkâr bir şekilde gülümsüyordu. Ama ölmüştü Tilmeris; ruhunu ve güzel sesini de yanında götürüp.

* * * * *

“Bizim ırkımızdan biri, ölümün ardından yas tutmamalı, Qsimier.”

“O benimdi… Onu seviyordum.”

“Qsimier, unutma ki ölüm bir son değildir. Eğer biz elfler bile buna inanıp buna göre yaşamazsak, başka kim yapar? Eğer biz ölümün ardındaki canlılığı, mutluluğu, huzuru göremezsek kim görebilir? Hayır, küçük dostum, senin daha öğrenecek çok şeyin var. Ölüm, arada bir uğradığında derhal defedilmesi gereken değil de, buyur edilip baş üstüne konulması gereken bir konuktur; huzuru getirir o, mutluluğu.
“Bunu görebilmen için biraz daha olgunlaşman gerek.”

“Ama –”

“Qsimier! Daha fazla duymak istemiyorum. Onur duymalısın! Böyle davranarak O’nun şerefine leke sürmene izin veremem. Şimdi geri dön!”

* * * * *

Onun üzerine,
Ay ışığı vururdu…
Yıkanırken ırmağın kenarında
Bir gece yarısı…
Ve dilinde,
O tanrıları kıskandıran sesiyle
Güzel bir aşk şarkısı
Tilmeris idi o,
Ormanların kızı
Ay ışığı üzerine,
Gün ışığı yüzüne,
O’nun ışığı ise kalbine vururdu
Dilinde bir aşk şarkısı ile
Ormanların kızı

* * * * *

Günler gelir geçer. Onlar gelip gitmek içindir, yaraları iyileştirmek –ya da derinleştirmek- hayata umut –ya da umutsuzluk– katmak, neşe –ya da hüzün– katmak içindir onlar. İnsanlar içindir –onun için değildir.

Onun için ise, günler, artık çabucak bitmesini istediği sonsuz, lanetli bir çember gibiydi –ve asla çabucak bitmezdi. Çünkü sonu, düşlerle süslenmiş o diyara, Tilmeris’ine giden yola açılırdı.

Bir gün gelir ve geçer; ama geride bıraktığı hayal kırıklıkları, uzun süre kalırdı. İşte böyleydi onun için Tilmerissiz günler.

Ve bir elfin hayatında tek bir gün hiçbir şeydir. Aşkla yanan bir yürek için ise, sonsuzluk, en kötü işkencedir.

* * * * *

Artık o yok. Şimdi ay ışığı kimin üstüne vuracak? Kuşlar kimin şarkısıyla ağlaşacak, ya da papatyalar kimi kıskanacak? Peki, ağaçlar, orman; onsuz ne kadar neşeli olacak? Tilmeris idi o, ormanların kızı.
.
.
.

Dilinde…
Bir aşk şarkısı.
.
.
.

Read Full Post »

Edebiyatta fantezi benim için vazgeçilmez unsurlardan biri. Şu zamana kadar yazdığım tüm öyküler ya tamamen fantastik unsurlar üzerine yazılmıştır ya da içinde fanteziyi çağrıştıran imgeler bulunur.

Peki neden fantastik yazmayı seviyorum? Gerçek olmayan bir insanı neden cezp etsin? Bunun sebebini asla tam olarak cümlelere dökemeyeceğim; ama şunu biliyorum ki, çocukluğumda kitap okumaya başladığımdan beri neredeyse sadece fantastik eserlerden zevk alıyorum..

Bir fantastik öykü yazarıysanız, hayattan kaçmak için büyük maceralara girmenize gerek yoktur. Sizin yerinize bu maceralara yarattığınız savaşçılar, büyücüler, rahipler girer; belki bir ejderhadan kaçar, belki de dünyayı kötü bir büyücünün istilasından kurtarırlar.

Yine de fantastik eserler aslında o kadar da hayattan kopuk değildir. İçinde normalde var olmayan yaratıklar, ırklar, büyüler, tanrılar olduğu kadar insanlığın ortak duyguları da vardır; aşk, nefret, arzu, öfke… Oradaki canlılar da çalışır, aşık olur, günah işler, iyilik yaparlar.

Fantastik edebiyat size hem kendiniz hem de sizden çok başka biri olabilme imkânı sunar. İşte benim için fantezinin çekiciliği budur.

Read Full Post »