Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Yaz Yağmurları

Hemen herkesin hoşlandığı şeyler vardır. Kimisi kumsalda, güneşin alnında rahat bir uyku çekmeyi sever mesela; kimi yeşillikler arasında geçen sakin bir haftasonunu, kimi de tüm gün yatağında uzanıp kitap okumayı… İşte ben de şu sabahın kör saatlerinde yağan yaz yağmurlarını severim. Gerçekten, bayılırım onlara!

Henüz uyumamışken veya rüyalarımın ortasında bir yerlerden o yağmurun bomboş sokakları ıslatırken çıkardığı huzur verici sesi duymak her daim yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirir. Ne güzeldir o sesi duymak, yavaş yavaş etrafa yayılan serinliği tenimde hissedebilmek, yağmuru tozlu sokakların üzerinden ıslak asfalt kokusu olarak algılayabilmek.

Sonra, hemen bir arkadaşıma derim “Ah, yaz yağmurunu seviyorum,” diye. Oysa ki aynı şeyi aynı kişiye başka bir günün hemen hemen aynı saatlerinde pek çok kez söylemiştirim; yani o bunu biliyordur, ama yine de söylerim işte. Fark etmeden elim oynar ve birdenbire bilmem kaçıncı kez dışarıda yağmur yağarken kendimi ‘Of Summer Rain’* dinlerken bulurum.

Ah, yaz yağmurları… Bana sabahları yağmuru dinleyebilme şansını sık sık tanıyan bir iklime sahip olan -kendileri Karadeniz iklimi olur- bir ilde oturduğum için gerçekten şanslıyım. Bir yaz Karadeniz’de bir yerlerde olursanız sabahları yağan yağmurun kokusunu içinize çekmeden bir yerlere ayrılmayın derim.

*Pain of Salvation’ın BE albümünden Pluvius Aestivus (Of Summer Rain).

İstekler ve Pişmanlıklar

Keşke bir şeyler yazabilsem şu anda, bir öykü mesela ya da bir şiir; buna çok ihtiyacım var. Yine de anlatabileceğim hiçbir hikâye anlatılmaya değecek kadar güzel görünmüyor gözüme ya da hiçbir dize bir şiire ait olabilecekmiş gibi duygu yüklü… Üstelik beni şaşırtan bir şey var ki, aklımda beliren şeyler kelime olmaktan daha çok görüntü şeklinde. Bir film gibi izleyebiliyorum onları; anlatmaya değecek hikâyeler onlar, anlamlı; yalnız benim gücüm yetmez onları anlatmaya. Sadece zihnimin derinlerindeki kareler olarak görebiliyorum onları; ne ses, ne bir koku, ne bir dokunuş… Hiçbiri kelimelere sığdırılabilecek kadar somut değil ve bu da aslında ne kadar aciz ve yeteneksiz olduğumun kanıtı gibi görünüyor gözüme.

Bir sanatçı olmayı deli gibi istiyorum; kalem tutmaktan yamulmuş parmaklarımın titrek dokunuşlarıyla müzikler dinletmek istiyorum insanlara bir piyanonun ucundan ve okuduklarında yüreklerini ısıtacak cümlelerle dolu bir şeyler yazabilmek istiyorum. Hem de çok istiyorum. Öyle bir arzu ki bu içimde kor gibi yanıyor ama yine de yapabileceğim bir şey yok. İşte sonra, büyük bir hayal kırıklığından sonra kendimi sorgulamaya başlıyorum; disiplinsiz ve anlamsız yaşantımı. Böyle olduğum için aileme mi kızmalıyım, yoksa kendimde kusur mu aramalıyım? Elbette ki hatalı olanın kendim olduğunu biliyorum ama değişmenin güç olduğunu da biliyorum çünkü denedim. Ne yazık ki kendimi yarın kalktığımda değişik biri olacağım konusunda kandıramayacak kadar da büyüdüm. Büyümek böyle bir şey işte, bazen yarının umutlarını gönlümüzden çalabiliyor ya da bazı şeyler gözümüze asla olmayacakmış gibi görünebiliyor.

Belki bir gün gelecek ve hayatımın kontrolünü elime almayı başarabileceğim ve ölesiye merak ettiğim o şeyi, yani bir sanatçı olmanın nasıl hissettirdiğini öğrenebileceğim. O gün gelip de klavyemle –ki bu ister bir piyano klavyesi isterse bildiğimiz bilgisayar klavyesi olsun- bütünleşeceğim anı şimdiden hayatımın doruk noktası olarak görüyorum. Şayet bir gün bunu başarabilecek olursam benim için gülümsemenizi istiyorum. Çünkü buna ihtiyacım var.

Şu an bunu bilmeye her şeyden çok ihtiyacım var…

Geçmişten Kareler

“Nasıl daha iyisini bulduğumuzda eskiler bizi cezbetmiyorsa, daha büyük mutluluklar yaşadıkça da küçük mutluluklar bizi tatmin etmiyor.”

Bir sözcük yazmak insanı ne kadar rahatlatıyor? Klavyemin ucundaki harfler beni nasıl da iyi anlayabiliyor, şaşıyorum. Fondaki müzikle desteklenmiş duygusallığım beni alıp götürüyor, ardından klavyeme sarılıyorum.

Küçücük bir şiir yazdım, ardından kendimi değişen müziğin neşeli nağmelerine bıraktım. Yenilenmek bu mudur, soruyorum? Yoksa hiç bilmediğin bir sahilde oturup güneşlenmek midir, gün boyunca sakince oturup kitap okumak mıdır, sevdiğinle zaman geçirmek midir yenilenmek? Nedir? Nelerden mutlu oluruz, ya da küçük mutluluklarla yetinmeyip daha büyüklerini ararken neleri feda ederiz?

13 Ocak 2008

Edebiyat Üzerine

Bir edebiyat eseri verebilmek için gerekli olan şeyler nelerdir? Tecrübe mi, yetenek mi, sabır mı yoksa en babasından bir ilham mı? Bu sorular oldukça ilginç.

Bilmem hiç yazmaya kalkıştınız mı; şiir olsun, öykü olsun, roman olsun, deneme olsun, makale olsun hiç fark etmez; önemli olan bir şey yazmış olmanızdır. İlk yazdığınız zamanı hatırlayın ve daha sonradan yazdığınız şeylerle karşılaştırın. Göreceksiniz ki bir eser vermede tecrübe önemlidir.

Peki hayatınızın ilk kompozisyon sınavında sıra arkadaşınız mükemmel bir tane yazmışken kendi kağıdınızdakine bakıp onu kıskandığınız oldu mu? Yazarlardan örnek vermeye gerek görmüyorum, çünkü hepimiz öyle ya da böyle okul sıralarında bu yetenek farklılıklarının  farkına varmışızdır. Eh, o zaman yetenek de önemliymiş demek ki.

Sabır konusu ise kişiden kişiye değişecektir. Misal öyle insanlar bilirim ki gıklarını çıkarmadan yazarlar da yazarlar. Bir de kendimi anlatayım; üç beş sayfadan sonra yazacağım şeyden sıkılıyor ve bir kenara atıyorum. Şimdi önem vermemişsin diyeceksiniz ama, hayır öyle değil. Cidden içim bunalıyor, sabredemiyorum. Ya bir oturuşta hepsini yazacaksın ya da yarım kalacak. Ama olmaz ki efendim öyle! Bir edebiyatçı eserini bitirmelidir efendim, yani bize sabır da gerekliymiş.

İlham konusu ise çok ince bir nokta. İlham olmasa yazılmaz mı? Bal gibi de yazılır. Ha, baştan mükemmel konuyu bulduysan tabii çok daha iyidir ama, öylesine yazmaya oturduğunuzda da çok iyi şeyler yazılabiliyorsunuz. Hem böyle olmasaydı, herkes ilham gelmesini bekleseydi… Ohoo… İşimiz işti hani.

E be Cem, saatlerdir anlatıyor da anlatıyorsun, hâlâ bir sonuca varamadın diyenler varsa tebrik ediyorum onları, bugünkü yazının sonuna geldiler. Peki hangisi daha önemlidir? Hiçbiri daha önemli değildir efendim. Bırakınız bu işleri, siz yazınız istediğiniz gibi, yeter ki gönlünüz hoş olsun. Değil mi ama?

Çeviri Üzerine

Hiç çeviri yapmayı denediniz mi? Denediyseniz esaslı bir çeviri yapmanın zorluklarını az çok bilirsiniz.  Ben neredeyse bir yıldır anime çevirmenliği yapıyorum. Yalnız böyle deyince çok iş yapmışım gibi duruyor ama ben daha çok tembellik yaptım. Neyse, sonuçta tecrübeler sabittir, değil mi?

Çeviride önemli olan nedir? Orijinal metni aynen çevirebilmek mi, yoksa öz dilinin özelliklerini de kullanarak kendinden şeyler katarak çevirmek mi? Bence bu yerine göre değişebilir. Peki, siz bir çeviri yaptırmak isteseydiniz nasıl olmasını isterdiniz?

Çeviri sanatı oldukça karmaşıktır aslında, öyle her dil bilenin yapabileceği bir şey değil. Büyük miktarda yetenek istiyor. Orijinal cümlede ne dediğini çok iyi anladığı halde ana diline aktaramazsan ne anlamı var bunun? Ya da aktarırken cümlelerin yanlış olursa, imlâ kurallarına savaş açmışsan, onu da geçtim ekleri -hatta kökleri bile- doğru yazamıyorsan çeviri yapmanın âlemi var mıdır? Yoktur arkadaşım.

Bir çevirmen diller arasındaki geçişi mükemmel bir şekilde sağlayamıyorsa bile hiç değilse çevirilerini dilinin kurallarına göre yapmalıdır. Çevirmen olmak isteyen varsa yabancı dilden önce Türkçeyi öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Eğer çok iyi çevirip de dil bilgisi konusunda berbat olanlar varsa da hiç durmadan bıraksınlar çeviri yapmayı. Kendini dilini kullanmayı bilmeyen adam başka dillerden tercüme yapsa ne olur? Değeri ne kadar olur?

Ay Işığı

“Onun üzerine,
Ay ışığı vururdu…
Yıkanırken ırmağın kenarında
Bir gece yarısı…
Ve dilinde,
O tanrıları kıskandıran sesiyle
Güzel bir aşk şarkısı
Tilmeris idi o,
Ormanların kızı
Ay ışığı üzerine,
Gün ışığı yüzüne,
O’nun ışığı ise kalbine vururdu
Dilinde bir aşk şarkısı ile
Ormanların kızı”

Hangi diyarın hangi köşesi dolunayın gümüş ışıklarıyla yıkanan bu korudan daha güzel olabilirdi? Hangi ağaç daha yeşil yapraklara sahip olur, hangisi daha kırmızı çiçekler açardı? Peki, hangi kişiler bu çiçekleri her daim koklayanlar kadar güzel olabilirdi?

Ve başka hangi ırk, bir ağacın şehvetine boyun eğerdi?
.
.
.

Yıldızlar… Ne kadar da parlaklar.
Ve Ay… Ulu bir ağacın tepesine yerleştirilmiş gibi duran, ışıklarıyla ruhumu titreten ay.

Ne kadar da parlaklar…
Tanrım, ne kadar da parlak.
.
.
.

Ayışığı Korusu, baharda çok güzel olur. Burası elflerin huzur ve neşe içinde yaşadığı, bütün evrenin belki de en güzel yeridir. Burası, en güzel aşkların yaşandığı yerdir.

Yine, beraberinde getirdiği iç gıdıklayıcı hisleriyle birlikte ılık bir bahar yeli esiyordu koruda. İki âşık ise huşuyla birbirlerini izliyordu; ikisi de genç birer elfti.

Qsimier, korunun en saygı duyulan ailelerinden birinden gelirdi; hayatının ilk yüzyılını bile tamamlamamış toy bir delikanlıydı. Burada elfler ilk asırlarını geride bırakmadan olgunluğa erişmezlerdi. İşte, Qsimier de koru için ancak bir çocuk olabilirdi.

Tilmeris ise, dünyalar güzeli bir genç kızdı. O kadar güzeldi ki, onu görenlerin ağlayası gelir, mükemmelliğine herkes hayran kalırdı. Her gece ay ışığı ortaya çıkar, nehir kenarında yıkanan bu güzelin bedenini işaret ederdi. O zaman gümüş saçları sanki ayın bir parçasıymış gibi parıldardı ve tanrıları bile kıskandıracak kadar güzel olan sesiyle, neşeli bir aşk şarkısı söylerdi. Şarkısı ise bütün koruda yankılanır, dinleyenlerin kalbini titretirdi. İşte, Tilmeris de böyle biriydi.

Ve bu ikisi birbirlerini seviyorlardı.

* * * * *

“Yaklaşsana,” diye önerdi Tilmeris, uzaktan onu izleyen genç delikanlıya, “geride durmana gerek yok.”

Delikanlı ise uzun, akıcı adımlarla hemencecik kızın yanına geldi. Gözlerini, kızın ılık esen rüzgârla dansa durmuş olan gümüş saçlarından alamıyordu. Ne kadar da güzel, diyordu içinden, tıpkı geceleri ağaçların üzerinden göz kırpan dolunay gibi parlıyor. Uzun zamandır Tilmeris’e hayrandı. Gerçi, o koruda –ve etrafında- Tilmeris’i bilip güzelliğine hayran olmayan pek az canlı vardı.

“Daha önce hiç konuşmadık,” dedi Tilmeris usulca; sesi o kadar melodikti ki, onun sesini duyan bülbüller bile şarkı söylemeyi bırakır, onu dinlerdi.

“Evet, ama bir kere şölende dans etmiştik,” dedi Qsimier hemencecik. Bir süre sessizlik oldu.

“Evet, hatırlıyorum, T’enthe oğlu Qsimier,” dedi Tilmeris, çocuğun kalbini yerinden söküp alarak. Onun tarafından hatırlanmak çocuğu mest etmişti doğrusu. “Eğer sakıncası yoksa evime giden yolda bana eşlik etmeni isterim.”

Ormanın kıvrılan patikalarında geçen bu kısa yolculukları boyunca pek az konuştular. İkisi de, birbirlerine hayran olmakla pek meşguldüler çünkü. İşte onlar, böyle tanışmışlardı. Yürekleri titreten ılık bir yel usulca geziniyordu havada; ve O’nun saçları gümüş parıltılarıyla birlikte dans ediyordu hürce.

İkisi de birbirine âşık olmuştu; bu yüzden sevgili olmaları uzun sürmedi. Ayışığı Korusu’nun daha güzel bir çift görmediğini rivayet ederler. Söylenenlere göre, onların aşkı kuzeyi darmadağın eden sellerden bile büyükmüş.

Sık sık buluşurlardı; ya bir ağacın altında, ya da usulca şırıldayan nehrin kenarında. Bazen rüzgârın sesiyle dans ederler, bazen de çimlere uzanıp saatlerce sohbet ederlerdi. Uzun yıllar boyunca sevgili oldular. Ama bir elfin hayatında üç yılmış, on yılmış, yirmi yılmış… hiç önemli değildir. Çünkü onlar, zamanlarını sonsuzlukmuş gibi tüketir.

İki âşık da, artık gençlik çağlarının sonuna gelmişti. Ne de olsa sevgi olunca, neşe olunca, sonsuz gibi görünen zaman hemen akıverirdi ellerinizden.

* * * * *

Kış, bu korudaki en güzel mevsimdir. Ömürleri yere ulaşmaya yetmeyen karlar yağar gökten; Ay’ın etrafında salına salına aşağı inerler parlayarak. Böyle zamanlarda, insan sanki Ay parçalara ayrılmış da yavaşça yere düşüyormuş gibi hisseder.

Bu beyaz karlar, koca ağaçların tepelerine oturur, ama asla daha ileri gitmezler; ve aşağıdaki hayat da normalde olduğu gibi devam eder. Çünkü ağaçlar, belki de ilahi bir gücün etkisiyle, soğuğu asla geçirmezler.

Tilmeris ve Qsimier, bir kış gecesinin tadını çıkarıyordu. Çoktan konuları tüketmişlerdi, bu yüzden onlara kalan tek şey birbirlerinin nefes alışlarını dinleyip usulca düşen kar tanelerini izlemekti. Ay çok daha güzel görünüyordu, çünkü kar taneleri, aşağı doğru süzülürken onun ışığını dört bir tarafa saçıyordu.

“Tilmeris,” dedi Qsimier, uzun zamandır sormak istediği bir soruyu soracaktı. “Benimle evlenir misin?”

Kız hiç tereddüt etmeden kabul etti. Zaten şen olan hayatlarının içinde, daha büyük bir mutluluk doğmuştu.
.
.
.

Ama o güzel kış gecesi, getirdiği mutlulukların yanında, bir de felaketlere gebeydi. Qsimier, o geceyi asla unutamadı.

* * * * *

“O…” diyordu Qsimier. Gönlü feryat ediyordu, ama sesinin yüksek çıkmasına izin veremezdi.

“O…” diyordu, “benim Tilmeris’imden daha güzel olabilir mi?”

Güzel Tilmeris o geceden sonra hasta düşmüştü. Ne şifacılar, ne rahipler tedavi etmeye çalışsa da, kimse beceremedi. “O’nun kudreti,” dediler, “Ormanın Hanımı’nın isteği.”

“Tanrılar bizi kıskandılar,” diyordu Qsimier, “onun güzelliğini kıskandılar.
“Ve onu benden aldılar.”

İşte, sevgilisi kollarında yatıyordu. Ay ışığı her zaman olduğu gibi gümüş saçlarını aydınlatıyor, yüzünün çekici hatları her zamanki gibi davetkâr bir şekilde gülümsüyordu. Ama ölmüştü Tilmeris; ruhunu ve güzel sesini de yanında götürüp.

* * * * *

“Bizim ırkımızdan biri, ölümün ardından yas tutmamalı, Qsimier.”

“O benimdi… Onu seviyordum.”

“Qsimier, unutma ki ölüm bir son değildir. Eğer biz elfler bile buna inanıp buna göre yaşamazsak, başka kim yapar? Eğer biz ölümün ardındaki canlılığı, mutluluğu, huzuru göremezsek kim görebilir? Hayır, küçük dostum, senin daha öğrenecek çok şeyin var. Ölüm, arada bir uğradığında derhal defedilmesi gereken değil de, buyur edilip baş üstüne konulması gereken bir konuktur; huzuru getirir o, mutluluğu.
“Bunu görebilmen için biraz daha olgunlaşman gerek.”

“Ama –”

“Qsimier! Daha fazla duymak istemiyorum. Onur duymalısın! Böyle davranarak O’nun şerefine leke sürmene izin veremem. Şimdi geri dön!”

* * * * *

Onun üzerine,
Ay ışığı vururdu…
Yıkanırken ırmağın kenarında
Bir gece yarısı…
Ve dilinde,
O tanrıları kıskandıran sesiyle
Güzel bir aşk şarkısı
Tilmeris idi o,
Ormanların kızı
Ay ışığı üzerine,
Gün ışığı yüzüne,
O’nun ışığı ise kalbine vururdu
Dilinde bir aşk şarkısı ile
Ormanların kızı

* * * * *

Günler gelir geçer. Onlar gelip gitmek içindir, yaraları iyileştirmek –ya da derinleştirmek- hayata umut –ya da umutsuzluk– katmak, neşe –ya da hüzün– katmak içindir onlar. İnsanlar içindir –onun için değildir.

Onun için ise, günler, artık çabucak bitmesini istediği sonsuz, lanetli bir çember gibiydi –ve asla çabucak bitmezdi. Çünkü sonu, düşlerle süslenmiş o diyara, Tilmeris’ine giden yola açılırdı.

Bir gün gelir ve geçer; ama geride bıraktığı hayal kırıklıkları, uzun süre kalırdı. İşte böyleydi onun için Tilmerissiz günler.

Ve bir elfin hayatında tek bir gün hiçbir şeydir. Aşkla yanan bir yürek için ise, sonsuzluk, en kötü işkencedir.

* * * * *

Artık o yok. Şimdi ay ışığı kimin üstüne vuracak? Kuşlar kimin şarkısıyla ağlaşacak, ya da papatyalar kimi kıskanacak? Peki, ağaçlar, orman; onsuz ne kadar neşeli olacak? Tilmeris idi o, ormanların kızı.
.
.
.

Dilinde…
Bir aşk şarkısı.
.
.
.

Müzikte Tutku

Tutkuyu nerelerde ararsınız? Kimi insan tutkuyu diğerlerinde, kimileri sporda, kimileri doğada, kimileri ise sanatta arar. Ben tutkuyu sanatta arıyorum; çünkü bence kesinlikle oralarda bir yerde. Ya siz?

Peki, sanatı ele alıyorum; tutkuyu sanatın sınırsız kolları içerisinden hangilerinde ararsınız? Çoğu insan sayacağı birkaç dal arasında müziği de söyleyecektir. Yanılıyor muyum?

Peki müzikte tutkularınızı ateşleyen nedir? Pop müzik mi? Rock müzik mi? Hip hop mı? Eminim her insan farklı bir müzik türünden etkileniyordur ve zaten bu kaçınılmaz. Ama ya size bu dünyadaki herkesin tutkularını yansıtan bir müzik söyleseydim?

Şüphesiz ki bu da klasik müziktir. Yüzyıllar boyunca insanlığı ilgilendiren pek çok duygu müzik dehaları tarafından işlenmiştir. Aşık mısınız, öfkeli misiniz, yoksa dingin mi? Yapmanız gereken tek şey uygun bir senfoni, sonat, konçerto vb. açmak. Sonra kendinizi bırakın ve sizin duygularınız da müziğin tutkusuyla birlikte aksın. İşte, bazılarımız tutkuyu bunda bulurlar. Bu insanlardan biri neden siz olmayasınız?